Ara
  • Tugce Durmus

LOUISE BOURGEIOUS VE SANATI ÜZERİNE

En son güncellendiği tarih: 4 gün önce

“Anılarımın tutsağı oldum ve amacım onlardan kurtulmak.” L.B.

Louise Bourgeious’nin eserleri ve yaşamı belki de sanatın bir insanı kötü ruh hali, depresyon ve travmalardan nasıl kurtarabileceğinin en güzel örneklerinden biri. Onun işlerine geçmişini, ailesini ve karakterini göz arda ederek bakarsak eksik bir bakış açısıyla bakmış oluruz. Sanatında psikoanalizin yeri de çok büyük. Louise Bourgeious’nın sanatının aynı zamanda yıllarca bir tartışma konusu olmuş ‘Bir sanat eserinin beğenilmesi ve etki uyandırması için güzel ve estetik olgulara uyması gerekli midir?’ sorusuna güzel bir cevap olduğunu düşünüyorum.


Travmalı bir çocukluk geçirdiğini kendisi de saklama gereği duymuyor. İçindeki duyguları aktarmaktan ve dışa vurmaktan çekinmeyen Louise Bourgeious, sanat ile travmalarından özgürleşmeye çalışıyor. “Öfkeyi ham bir duygu olduğu için kullanıyorum.” Şeklinde de içindeki öfkeyi betimliyor. Louise ile çalışanlar ve yakın arkadaşları da sanatçıyı anlatırken, anksiyete ve endişe nöbetleri geldiğinde enerjisini ya çalışarak, sanat oluşturarak yada saldırarak attığını söylüyorlar. Yaptığı çoğu sanat eserini kırıp parçalamasıyla da biliniyor.


"İşin kaderi gerçekten yok edilmek. Bir şeyleri yapmak ve öfkemi, onları kırarak ifade etmek istiyorum.” (Louise Bourgeious)


Louise Bourgeoius dokumacı bir anne babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Babasının ve evdeki dadısının arasındaki ilişkiyi ve aslında ona olan ilgisizliklerini “Benimle hiç ilgilenmedi. Babamla yatmakla ilgilendi. Beni vahşi bir canavara dönüştürdü.” Şeklinde anlatıyor. Aslında dadısına karşı beslediği bu öfke onun motivasyonu haline geliyor ve bu duygudan besleniyor. Babasına karşı büyük bir sevgi beslese de engel olamadığı bir öfke de besliyor ve babası öldüğünde depresyona giriyor ve ilişkilerini, babasına karşı duygularını analiz etmeye başlıyor. Babasıyla olan karmaşık ilişkisini, ona olan öfkesini sanatına yansıtmaya başlıyor. Louise Bourgeoius’un ilk işlerinin odağında babasını görüyoruz.


Fillette (Küçük kız), 1968 The destruction of the father (Babanın yokedilmesi), 1974


Louise Bourgeouis’nın eserlerinde psikoanalitik öğelere oldukça sık rastlıyoruz. Örneğin; Filette yani ‘Küçük kız’ anlamına gelen eseri, çoğu kaynak tarafında Freud’un ünlü teorisi Ödipal kompleksin kızlar için olan versiyonu Elektra kompleksi ve penis kıskaçlığı olarak yorumlanıyor. Destruction of the Father (Babanın ortadan kaldırılması) eserini ise Louise şu şekilde açıklıyor: “Çocuklar onu (babasını) yakaladılar ve masaya koydular. Ve o yiyecek oldu. Onu parçalara ayırdılar, parçaladılar. Onu yedik. Ve böylece tasfiye edildi… tıpkı çocuklarını tasfiye ettiği gibi. Heykel hem masayı hem de yatağı temsil ediyor. "


Louise sanatında cinsellik, cinsiyet ve şiddet dinamiklerini odağına alarak insan bedeni üzerine yoğunlaşıyor ve aslında insan bedenini tanıyor ve tanımlıyor. İnsan bedenindeki formları değiştirerek yorumluyor da diyebiliriz. Aynı zamanda insan bedeninin parçaları üzerinden farklı duygu durumlarını da keşfediyor ve tasvir ediyor.

Ode à Ma Mère isimli illüstrasyon kitabından alınma, 1995


Louise Bourgeouis’nın hayatındaki bir diğer önemli ve sanatını derinden etkileyen figür ise annesi. Kariyerinin son döneminde ise (yaklaşık son 15 yılında) annesiyle ilgili yada annesiyle olan ilişkisinden ve duygularından beslendiği eserler üretiyor. Bu dönemde de en ses getiren eserlerinden, fransızca anne anlamına gelen, Maman’ı yaptı. Maman, çelikten oluşan devasa bir örümcek heykeli. Louise’in eserlerinde örümcek çizimleri ilk 1947 yılında görülmeye başlıyor. Çizimlerinde ve yazılarında annesiyle örümcek benzetmelerine sık sık rastlıyoruz. Örümceklerle annesi arasında bir çok açıdan bağ kuruyor. Dokumacı, yapıcı, koruyucu olmaları, insanları korkutmaları ve tedirgin etmeleri. Aslında özellikleri arasında hep bir git-gel ve kararsızlık var. Örümceklerin hem güvenli hem tehlikeli, hem güçlü hem zayıf olması. Maman’ın gövdesinde taşıdığı büyük yumurtalık ve simsiyah yapının içerisindeki bembeyaz mermerden oluşan devasa yumurtalar da Maman’ın üretkenliğine ve anne kavramına bir gönderme. Annesinden ona geçen tedirginliği bu şekilde yansıtıyor. Heykelin bükülmüş ve sivri uçlarla biten bacakları bütüne bir dengesizlik ve kırılganlık izlenimi vererek güç ve zayıflık kavramlarını vurguluyor. Aynı zamanda heykelin altından ve etrafından geçilebilmesiyle, boşluğu ve mekanı kullanarak insanları da eserine dahil ediyor.

Maman, 1999


Louise’in heykel yapısını farklı formlarda yorumlayarak oluşturduğu hücreleri arasından en etkileyici olanlardan birisi de , ‘Gözler ve Aynalar’ isimli eseri. Hücre, Gözler ve Aynalar isimli eserinde çocukluğundan hatırladığı nesneleri etkileyici bir şekilde bir araya getiriyor. Bir çift göz şeklinde duran büyük küreler, hücrenin içinde ilk göze çarpan yapı. Hücreden dışarı bakan bakan fakat belli bir noktaya veya şeye bakmayan, boş göz bebekleri diyebiliriz. Aynalar ise izleyene dönük ve doğal olarak onlarda bir çeşit göz olarak nitelendirilmiş. Birşeye bakmamızın ve bize bakılmasının etkisini gösteren bir yapı oluşturulmuş. Louise, aynalara kendini kabul etme anlamı yüklüyor.

Cell (Eyes and Mirrors), 1989-93


“Ben aynalar olmayan bir evde yaşadım çünkü onlara bakmaya dayanamıyordum. Kendimi kabullenemedim. Ayna bir düşmandı. Şimdi ise ayna düşman olamaz, ayna senin arkadaşın olmak zorunda.” – Louise Bourgeious


Louise Bourgeoius, sanatta büyük bir etki oluşturmuş bir isimdir. Kadının sanattaki yerinin sorgulanmasına sebep olmuş ve kadın sanatçılara bir nevi önder ve lider olmuştur. Makalenin başında sorduğum soruları düşünürsek eserlerinde estetik değerler aramak şart değildir. Eserlerinin çoğu, özellikle psikoanalitik öğeler içerdiğinden, rahatsız edici görsellere sahip olabilirler. Fakat, oldukça etkileyici ve düşündürücü eserlerdir. Hayatla, insanla ve duygularla ilgili, hayatta yinelenen durumlar ( sevmek, yaşamak, acı çekmek, ölmek) üzerine temalar işleyerek sanatının temeline insani duyguları koyar. Özellikle de insanın başa çıkmakta zorlandığı öfke ve acı gibi duyguları temeline alan eserler vermiştir. Eserlerinde sürrealizmin izlerini de ağır bir şekilde görürüz. Üniversitede matematik bölümünü bitirdiğinden dolayı hem gözlemleme, inceleme, analiz etme gibi nesnel algıları, yetenekleri güçlü hemde duygusal dünyası zengin ve iç dünyasıyla iletişimi kuvvetli bir birey olduğundan dolayı çok etkileyici ve başarılı eserler vermiştir.

“Ben söylediğim şey değil, yaptığım şeyim.” – Louise Bourgeoius


16 görüntüleme
 

©2020, Sanat Tarihi tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now